top of page

MEŞRUİYET

Popüler tarihte etkilerinin üzerinde durulmayan en önemli kavramlardan biri meşruiyettir. Weber'in basit tanımıyla meşruiyet, yönetilen kesimlerin yönetenlerinin uygulamalarını haklı ya da en azından kabullenilebilir görmesidir. Yani -uluslararası bir karşılığının da bulunmasının yanında- temelde bir iç politika konusudur. Bu fıkrada tarihte farklı coğrafya ve dönemlerdeki meşruiyet kaynaklarından bahsedeceğim.


Öncelikle bir devletin ya da devletlik derecesinde organize olamamış bir yönetim yapısının varlığının meşruluğundan bahsetmek gerek. Hukuka ve devlete olan sarsılmaz bağlılığımız nereden gelmekte, insanlar nasıl yüzyıllar boyunca yalnızca kendileri gibi bir insan olan krallarına kutsallık addettiler, toplumlarda nasıl keskin kastlaşmalar oluşabildi? Bu gibi soruların cevapları Socrates, Hobbes, Locke, Rousseau gibi filozofların "toplumsal sözleşme" hakkındaki görüşlerinde bulunabilir.

Meşrutiyetin ikinci ayağını da saygınlık yaratan kökenler oluşturur. Genelde devletler ve yöneticiler, hem iç politika hem de uluslararası alandaki meşruiyetlerini sağlamlaştırmak adına bir köken ifade etme çabası içerisinde olmuşlardır. Osmanlılar bu durumun en iyi örneklerinden biridir. Modern döneme kadar Türk dünyası ülkelerinde hükümdarlar kendilerini hep efsanevi "Oğuz Kağan"ın soyuna dayandırmaya çalışırlar. Çünkü Oğuz Kağan'ın soyundan olmak bir hükümdarın meşruluğunu, dolayısıyla icra edebilme gücünü arttırır. Osmanlılar da özellikle kuruldukları 14. yüzyılın ilk yarısında Oğuzların en prestijli boyu olan Kayıların soyundan geldikleri iddiasındadırlar (Aynı dönemde Karamanoğulları kendilerini Selçuklu'nun, Eretna Beyliği ise İlhanlı'nın devamı sayar.). Bu iddia kazanılan başarıların da etkisiyle iyice kabullenilir ve Osmanlıların etrafında bir bağlılık yaratır.

Roma İmparatorluğu Avrupa tarihinde büyük bir yer kaplar. Fethetmeye değer gördükleri her yeri fetheden Romalılar dönemlerinin süper gücü değil, neredeyse tek gücü olmuşlardır. Bunun sonraki dönemlerde de yansımaları görülür. Roma'yı yıkan barbar kavimler Latinleşmiş, yüzyıllar boyunca Roma'nın en büyük düşmanı olan barbar Germen kavimleri Şarlman ve Otto gibi liderlerin etrafında birleştiğinde kendilerine Kutsal "Roma" İmparatorluğu demiş, Roma'ya çok uzak bir konumda bulunan Ruslar bile imparatorluklarını “Üçüncü Roma" olarak nitelendirmişlerdir. Orhan Bey, Roma imparatoruyla akraba olma payesine erişebilmek için Ioannes Kantakuzenos'un kızıyla evlenmiştir. Öyle ki aslında Roma imparatorları kendilerini "Caesar" olarak adlandırırlar. "İmparator" kelimesi askeri bir rütbedir.


Yani Avrupa'da emperyal bir misyonu olan, cihanşümullük iddiasında bulunan her devlet kendisini Roma olarak görmüş ve göstermiştir. İstanbul'u fetheden Fatih'in kendisini Kayzer-i Rum ilan etmesi (Rum, Romalı anlamına gelmektedir), Kanuni'nin Şarlken'e Osmanlı padişahından başka bir hükümdara "imparator" unvanıyla hitap etmemesini dikte etmesi de bundandır. Kendini Roma imparatoru olarak tanıtan Alman krallara tek imparatorun kendisi olduğunu kabul ettirmeye çalışmıştır. Avrupa'nın içlerine doğru genişleyen Osmanlılar "Roma Kayzeri" olma iddiasındadır.


Yavuz Sultan Selim'in devasa fetihleri sonrasında Osmanlılar etkili bir meşruiyet kaynağını daha ele geçirmişlerdir: hilafet. Osmanlı İmparatorluğu yüzünü daima “Batı”ya dönmüştür. Bu sebeple zayıflamaya başladığı 18. yüzyıla kadar "İslam Halifesi" olmayı çok kullanmamıştır. Fakat bu dönemden itibaren Müslüman tebaaya padişahın halife olduğu da hatırlatılmaya başlanır. Trablusgarp Savaşı'ndan sonra halifelik, bölgedeki Müslümanlar üzerinde siyaset yapabilmek için kullanılmış, 1. Dünya Savaşı'nda halife cihat ilan etmiştir.


Moğolların 30-40 senede bilinen dünyanın büyük kısmını ele geçirmesiyle beraber Cengiz Han soyundan olmak da Asya hükümdarlarında trend haline gelmiştir. Öyle ki aslında Türk olan Emir Timur, sembolik olarak Cengiz soyundan gelen Çağatay hanına bağlı olması yüzünden Avrupa'da Moğol sanılır ve torununun kurduğu Babür İmparatorluğu da Moğol devleti zannedilir.

Meşruiyetin son bahsedeceğim yönü ise "icra etmek" kısmıdır ve bu yönü en önemlisi sayılabilir. Hakimiyet bir rejimi iktidara getirmeye yeter ancak iktidarda tutmaya yetmez. Örneğin bir bölgeden sadece askeri kuvvet kullanılarak uzun süre vergi almak mümkün değildir. Ya da sadece askeri kuvvetle, Almanya'nın başındaki Avusturyalı bir adam Polonya'ya saldırdığı için Avustralyalı başka bir adam Burma'da Japonlarla savaşmaya ikna edilemez. Buradaki yönetimin meşru kaynağında Benedict Anderson'un "hayali cemaatler" ve Eric Hobsbawm'ın "geleneğin icadı" kuramları devreye girer.


Bir futbol stadyumunda on binlerce insanın maç esnasında birbirini tanımamalarına rağmen bir yakınlık hissetmeleri nedendir, Amr bin As'ın komutasında Mısır'ı fethetmeye giden Arap ordusundaki binlerce askerin yine tanışıklık ve yakınlıkları olmadan birbirleri için canlarını feda etmeye hazır olmalarının sebebi nedir, Fransız İhtilali sırasında kralcı bir baba ile cumhuriyetçi oğlu birbirlerine nasıl düşman olabilir? İnsanlar evrimsel esanslarının da etkisiyle sosyal olarak şekillendirilmeye ve topluluklar oluşturmaya çok yatkın canlılardır. Ayrıca bizi diğer primatlardan ayıran en temel şey olan kurgu yeteneğimiz de eklendiğinde tanışıklığa dayalı olmayan ortaklıklar kurulur. İnsanların somut karşılığı ya hiç olmayan ya da etkisiz olan fikirler etrafında toplanıp kolektif fayda için oluşturdukları gruplara "hayali cemaat" denir. Örneğin Akitanya, Bretonya ve Paris'te yaşayan kişilerin etnisiteleri birbirinden farklı olsa da onları birbirlerine "Fransız" olmaları bağlamaktadır. Bu cemaatlerin devamlılığının sağlanması için yaratılan ritüellere ise gelenek denir. Örneğin Fransız olmayı İngiliz olmaktan ayıran bazı şeyler vardır.

Tarihin çok uzun bir dönemi boyunca meşruiyetin kaynağı kral ve dinken (Bölgelere özgü başka spesifik şeyler de olabilir, örneğin Avrupa'da feodal kontrat da etkilidir.) 18. yüzyılda Amerikan devrimindeki milislik ruhu ve Fransa'da kral ve kiliseye karşı yaşanan mental transformasyonun etkisiyle bu değerler önemini yitirmiştir. Bu durum yeni bir meşruiyet kaynağı ihtiyacını doğurduğu için Rousseau'nun "milli egemenlik" fikri Fransız halkına hâkim olmuş, gücün kaynağının kral veya tanrı değil, bizzat halkın kendisi olması gerektiği fikri yayılmaya başlamıştır. Tarih derslerinde "Fransız İhtilali'nin etkisiyle yayılan milliyetçilik dalgası" olarak bahsedilen şey de budur. Artık kralın kutsal birleştiriciliği olmadığına göre yeni bir meşruiyet kaynağı gerekli olmuştur.


Sonuç olarak antropoloji, felsefe, sosyoloji, linguistik gibi diğer temel sosyal bilimlerin yardımı olmadan yapılan bir tarih anlayışının olamayacağını basit bir örnek üzerinden bu şekilde anlayabiliriz. Okuyarak kalın!






Kaynakça:


The Three Types of Legitimate Rule (Max Weber)

Social Contract (Jean Jacques Rousseau)

Imagined communities (Benedict Anderson)

Invention of tradition (Eric Hobsbawm)

study.com



Yorumlar


Başa dön

bottom of page